| Pamphylia’nın
önde gelen şehirlerinden biri olan Perge, Kestros (Aksu) Nehri’nin 4
kilometre batısında iki tepe arasındaki geniş bir ovanın üzerinde
kurulmuştur. M.Ö.
dördüncü yüzyılda yaşayan ve Perge’den söz eden ilk yazar olan
Skylax, şehrin Pamphylia’da olduğunu ifade eder. Yeni Ahit’de
Havarilerin Faaliyetleri bölümünde “... Paul ve yoldaşları
Paphos’tan ayrıldığı zaman Pamphylia’daki Perge’ye geldiler” cümlesi
eski çağlarda Perge’ye denizden ulaşılabiliyor olduğunu gösterir.
Tıpkı Kestros’un bugün uygun iletişim sağlaması gibi, eski çağlarda
da dalgıçlar bölgeyi daha üretken kılıp Perge’de deniz ticaretine
olanak sağlayarak önemli rol oynarlardı. Perge denizden 12 kilometre içerde
olmasına rağmen, Kestros sayesinde bir kıyı şehri gibi denizin
avantajlarından yararlanabiliyordu. Üstelik, içerde olmasından dolayı
denizden gelen korsan saldırılarından da korunmuş oluyordu. Üçüncü
ya da dördüncü yüzyıl dünya haritasının geç dönem kopyalarında
Perge, Pergamum’da başlayan ve Side’de biten ana yolun yanında gösterilir.
Strabo’ya
göre, şehir Truva Savaşı’ndan sonra Mopsos ve Kalkhas isimli
kahramanların liderliğinde Argos’tan gelen koloniciler tarafından keşfedilmiştir.
Dilbilimsel araştırmalar Achaean’ların Pamphylia’ya M.Ö. ikinci
bin yılın sonlarına doğru girdiğini doğrular. Bu çalışmalara ek
olarak, 1953’te Perge şehrinin Helenistik giriş kapısının avlusunda
yapılan kazılarda bulunan M.S. 120 – 121 yıllarına ait yazıtlar da
bu kolonileşmeye tanıklık eder; heykellerin altlarındaki yazılarda şehrin
efsanevi kurucularından Mopsos, Kalkhas, Riksos, Labos, Machaon, Leonteus
ve Minyasas adlı yedi kahramandan söz edilir. Dördüncü
yüzyılın ortalarına kadar Perge ile ilgili daha fazla yazılı kayıt
yoktur. Bununla birlikte, Büyük İskender’in gelişine kadar
Perge’nin Perslerin yönetiminde bulunduğu su götürmez bir gerçektir.
M.Ö.
333’te Perge hiç direnmeden İskender’e teslim olmuştur. Perge’nin
bu teslimci davranışı, olumlu politikasının yanı sıra o dönemde şehrin
henüz koruyucu surlarla çevrilmemiş olması ile de açıklanabilir. İskender’in
ölümünden sonra, Perge kısa bir süre Antigonos’un nüfuz alanına
ve daha sonra Seleucid egemenliği altına girmiştir. Seleucidler ve
Pergamum kralı arasındaki sınır anlaşmazlığı, Apamea Antlaşması’ndan
sonra da devam edince Roma Konsolosu Manlius Vulso M.S. 188’de arabulucu
olarak Roma’ya gönderilmiştir. Manlius Vulso, III Antiochos’un
Perge’de bir garnizona sahip olduğu öğrenince Pergamum Kralı’nın
ısrarı ile şehri kuşatmıştır. Bu noktada, garnizon komutanı,
konsolosu Antiochos’un izni olmadan şehri teslim edemeyeceği konusunda
bilgilendirmiş ve bunun için otuz güne ihtiyacı olduğunu söylemiştir.
Bu sürenin sonunda da Perge Pergamum’un eline geçmiştir. Yaklaşık
olarak M.Ö. 133’te Pergamum Krallığı Roma’ya devredildiğinde
Perge, tam bağımsız olmuştur. M.Ö.
79’da Romalı devlet adamı Cicero, bazı davalarda savcılık görevi yürüten
konsey yardımcısı Kilikyalı Gaius Verres’in kanunsuz davranışlarını
senatoya şu ifadelerle anlatmıştır: “Bildiğiniz gibi, Diana’nın
Perge’de çok eski ve kutsal bir tapınağı var. Şunu iddia ediyorum
ki, bu tapınak da Verres tarafından soyulmuş, yağmalanmıştır ve
Diana’nın heykelinden altın koparılmış ve çalınmıştır.” Perge’de
kutsal sayılan tanrı ve tanrıçalar arasında Artemis’in önemli bir
yeri vardır. Pamphylia lehçesinde Vanassa Preiia denilen bu eski Anadolu
tanrıçası, Helenistik dönem madeni paralarının üzerinde bu adla görülür
ve Yunan kolonileşmesinden sonra Artemis Pergaia adını alır. Madeni
paraların üzerine kült heykel ya da kadın avcı olarak basılmasının
yanı sıra, Perge’nin Artemis’i kazılarda bulunan bir çok heykel ve
rölyefin de konusudur. Kare taş blok üzerinde kült heykel biçimindeki
bir rölyef özellikle ilginçtir. Artemis Pergaia kültü, daha birçok
şehirde, hatta Akdeniz çevresindeki ülkelerde bile görülür. Eski
dünyada Artemis Pergaia’nın bu kadar ünlü olmasına rağmen, ona ait
tapınağın izleri henüz bulunamamıştır. Şimdilik, Artemis’in altınla
bezeli heykelini koruyan ve boyutları, güzelliği ve mimarisi antik
yazarlar tarafından göklere çıkarılan bu ünlü anıtın madeni
paralardaki şematik betimlemelerinden edinebildiğimiz bilgilerle
yetinmeliyiz. M.S.
46’da , Perge Hıristiyan dünyası için önemli bir olaya ev sahipliği
yapmıştır. Yeni Ahit, Havarilerin Faaliyetleri bölümünde, St.
Paul’ün Kıbrıs’tan Perge’ye oradan da Pisidia’daki
Antiocheia’ya gittiği ve sonra Perge’ye dönerek bir vaaz verdiği
anlatılır. St. Paul daha sonra şehirden ayrılarak Attaleia’ya gitmiştir.
İmparatorluk
döneminin başlangıcından itibaren, Perge’de iş projeleri hayata geçirilmiş
ve M.S. ikinci ve üçüncü yüzyıllarda şehir yalnızca Pamphylia’nın
değil, tüm Anadolu’nun en güzel şehirlerinden biri haline gelmiştir.
Dördüncü
yüzyılın ilk yarısında, Büyük Konstantin (324 - 337) krallığı sırasında,
Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olmasıyla
birlikte, Perge, Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biri olmuştur.
Şehir beşinci ve altıncı yüzyıllarda da bir Hıristiyanlık merkezi
olmayı sürdürmüştür. Sık görülen isyan ve akınlara karşı,
kendilerini yalnızca akropolisin içinde savunabilen vatandaşlar, şehir
surlarının içine çekilmişlerdir. Perge yedinci yüzyılın ortalarında
baş gösteren Arap akınlarıyla kalan gücünü kaybetmiştir. Bu dönemde
şehrin bir kısmı Antalya’ya göç etmiştir. Şehre
giren bir kişinin karşılaştığı ilk bina, Kocabelen Tepesi’nin güney
eteklerine inşa edilmiş Yunan-Roma tipi tiyatrodur. Yarım daireden
biraz daha büyük olan cavea (seyirci oturma yerlerinin bulunduğu alan),
ortasından geçen geniş bir diazomayla (yatay geniş basamak) ikiye ayrılmıştır.
Toplam 13000 kişilik tiyatro diazomanın altında 19, yukarısında 23
oturma sırasından oluşur. Roma tiyatrosu mimari kurallarına uygun
olarak, giriş ve çıkış yolu olarak kullanılan tiyatro galerilerinde,
izleyiciler diazomaya her iki uçtan, kemerli geçitlerden ve
merdivenlerden geçerek her iki tarafta da bulunan paradoslardan (yan çıkış
kapıları) ulaşırlar ve buradan da oturacakları yerlere dağılırlardı.
Cavea
ve sahne arasında orkestraya ayrılan alan, yarım daireden biraz daha
geniştir. Orkestra alanı, üçüncü yüzyıl ortalarında gladyatör ve
vahşi hayvan dövüşlerinin popüler olduğu zamanlarda arena olarak
kullanılmıştır. Bu alanın etrafı, hayvanların kaçmasını
engellemek için Herme formunda yapılmış mermer toplar arasından geçen
oyma panellerle çevrilmiştir. Kısmen
ayakta duran iki katlı sahne harabesi, sütunlu mimarisi ve heykel süslemeleriyle
M.S. ikinci yüzyılın ortalarına tarihlendirilebilir. Harabenin
cephesinde sanatçıların girişlerini ve çıkışlarını sağlayan beş
kapı arasındaki sütunlar yukarıdaki dar bir podyumu destekler.
Tiyatronun en belirleyici özelliği, podyumun bu yüzünü süsleyen
mitolojik konulu rölyeflerdir. Sağdaki ilk rölyef, mitolojide nymph
(su, dağ ve ormanlarda yaşayan periler) olarak bilinen kadınlardan biri
ile Perge’nin can damarı Kestros (Aksu) Nehri’ni kişileştiren yerel
bir tanrıyı betimler. Buradan itibaren rölyefler sırasıyla, şarap
tanrısı ve tiyatroların kurucusu ve koruyucusu olan Dionysos’un tüm
hayatını anlatır. Dionysos, Zeus’un ve bir kralın kızı olan ve
baharla karşılaştırılan güzelliği dillere destan Semele’nin oğludur.
Kocasını sürekli kıskanan Tanrıça Hera, oğlu ile birlikte
Semele’den kurtulmak ister. Tanrıça, Semele’yi kandırmak için kızın
annesinin kılığına girer ve Semele’den Zeus’u tüm ihtişamı ve gücüyle
görmesine izin vermesi konusunda ikna etmesini ister. Her şeye inanan
Semele oyuna gelir ve Zeus’a razı olması için yalvarır. Sevgilisinin
yalvarışlarına dayanamayan Zeus, iki tekerlekli at arabasıyla
Olympos’tan iner ve onlara görünür ancak, ölümlü Semele, Zeus’un
parlaklığına dayanamaz ve alevler içinde kül olur. Ölürken, doğmasına
henüz zaman olan aşkının meyvesine hayat verir ve onu alevlerin dışına
fırlatır. Zeus bu erkek bebeği alır, kendi kalçasını yararak bebeği
yerleştirir ve yarayı diker ve bebeği normal doğum zamanı gelene
kadar orada saklar. Bu nedenle önce annesinin rahminden daha sonra da
ikince kez babasının kalçasından dünyaya gelen çocuğa Dionysos-born
(çifte doğan) adı verilir. Böylece, bebek Hera’nın kötülüklerinden
korunabilmesi, beslenebilmesi ve yetişkinlik çağlarına erişebilmesi için,
Hermes tarafından Nysa Dağı’ndaki nymph’lere götürülür.
Nymphler, burada çocuğu özel ilgi ve sevgiyle büyütürler. En
sonunda, genç bir adam olan Dionysos bir gün mağaranın duvarlarında
yetiştirilen asmalardaki tüm üzümlerin suyunu içer. Şarap, böylece
keşfedilir. Yeni içkisini dünyanın her köşesine tanıtmak ve asma kültürünü
yaygınlaştırmak için şarap tanrısı, iki panterin çektiği iki
tekerlekli arabasıyla dünya turuna çıkar. Ne
yazık ki, bu güzel kabartmaların önemli bir bölümü sahnenin çökmesi
sonucu hasara uğramıştır. 1985’de başlayan kazılar süresince
bulunan bu parçalar, orijinalinde yapının değişik konulardaki daha
fazla frizle süslendiğinin kanıtıdır. Yapının hangi bölümüne ait
olduğu hala anlaşılamayan 5 metre uzunluğundaki bir frizin konusu özellikle
ilginçtir. Bu frizde, Tyche sol elinde bir bereket boynuzu ve sağ elinde
bir kült heykel taşır. Bunun her iki tarafında tanrıçalarına kurban
etmek için boğalar getiren bir yaşlı adam ve iki gencin figürleri
vardır. Tiyatrodan
şehre giden asfalt yolun sağında eski çağlardan günümüze kalan en
iyi korunmuş stadyumlardan biri vardır. 34x334 metre ölçülerindeki bu
büyük dikdörtgen yapı, kuzey ucunda at nalı şeklindedir ve güneyi açıktır.
Binaya büyük olasılıkla bu noktadan anıtsal ahşap bir kapıdan geçilerek
girilmekteydi. Stadyumun altında, uzun kenarlarının her birinde otuzar
ve kuzey ucundaki kısa kenarında on tane olmak üzere toplam yetmiş
kemerli oda bulunmaktadır. Bu odalar birbirlerine bağlıdır ve her üç
bölmede bir tiyatroya giriş vardır. Bu bölmelerin günümüze kadar
ulaşabilenlerinin üzerindeki, sahiplerinin adının yazılı olduğu ve
çeşitli malların listelendiği yazıtlardan bu yerlerin dükkan olarak
kullanıldığı anlaşılmaktadır. Kemerli odaların üzerinde bulunan
oturma sıraları 12,000 kişilik oturma kapasitesi sağlar. Üçüncü yüzyılın
ortalarında gladyatör vahşi hayvan dövüşleri popüler olunca,
stadyumun kuzey ucu koruyucu kafeslerle çevrilmiş ve arenaya dönüştürülmüştür.
Mimarisi ve taş işçiliği, bu büyük yapının M.S. 2. yüzyıla ait
olduğunu kanıtlar. Şehir
surlarının dışında kalan dikkate değer bir başka kalıntı da
Bithynia Valisi Plancius Verus’un kızı Plancia Magna’nın lâhdidir.
Şehrin anıtlarla ve heykellerle bezeli birçok yerine sahip olan ve
Perge’deki kamusal işlerin başını çeken Plancia Magna, varlıklı
ve yurttaşlık bilincine sahip bir kadındı. Topluma yaptığı
hizmetlerden ötürü, halk, meclis ve senato Plancia’nın heykellerini
dikmiştir. Çeşitli yazıtlarda Plancia’nın adı şehrin idaresindeki
en üst düzey memurluk olan “demiurgos” sıfatı ile birlikte yazılır.
Buna ek olarak, Plancia Magna, ömür boyu tanrıların anası rahibesi,
Artemis Pergaia rahibesi ve imparatorluk kültü baş rahibesi idi. Perge’nin
büyük bir kısmı, bazı bölümlerinin tarihi Helenistik döneme kadar
uzanan surlarla çevrilidir. İstihkam duvarlarının üzerine 12 – 13
metre yüksekliğinde kuleler inşa edilmiştir. Ancak sürekli barışın
ve sükunetin sağlandığı Pax Romana döneminde surlar önemini yitirmiş
ve duvarların ötesinde tiyatro ve stadyum gibi yapılar hiç korkmadan
inşa edilmiştir. Dördüncü yüzyılda yapılan surlardaki geç döneme
ait kapıların birinden geçerek şehre giren biri, daha sonraki dönemlerde
yapılan duvarlarla çevrili 40 metre uzunluğunda küçük, dikdörtgen
bir avluya gelir. Bu avludan zafer takı formunda ve oldukça süslü
ikinci bir kapıya, güney kapısına geçilir. Bu kapı, 92 metre uzunluğunda
ve 46 metre genişliğinde trapezoid biçimli avluya çıkar. İmparator
Septimus Severus ( M.S. 193 - 211) hükümdarlığı süresince tören
alanı olarak kullanılan bu avlunun batı duvarında anıt çeşme ya da
nymphaeum vardır. Yapı, geniş bir havuzun arkasında iki katlı zengin
süslemeli bir bina cephesinden oluşmaktadır. Yazıtından yapının,
Artemis Pergaia, Septimius Severus ve karısı Julia Domna ve oğullarına
ithaf edildiği açıktır. Nymphaeum kazılarında bulunan binanın
cephesine ait bir yazıt, bina cephesinin parçaları ve Semptimius
Severus’un ve karısının mermer heykelleri, şimdi Antalya Müzesi’ndedir.
Nymphaeum’un
tam kuzeyindeki anıtsal koridor, Pamphylia’daki en geniş ve en muhteşem
hamama açılır. 13x20 metre ölçülerindeki geniş havuz (natacia),
kamuya açık büyük spor alanının (palaestra) güney portico’sunda
(sütunlu giriş) yarım daire formunda bir odanın içini kaplar.
Palaestra, ön tarafta bir portico ile sınırlandırılır. Pergeliler
palaestra’da spor yaptıktan sonra bu havuzda temizlenirlerdi. Ön
cephenin dinamik mimarisinden, cephede kullanılan renkli mermerlerden ve
dekor olarak kullanılan Genius, Heracles, Hygiea, Asklepios ve Nemesis
heykellerinden, bu alanın göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahip olduğu
açıktır. Buradan bir başka kapı, gene havuzlu bir alan olan
frigidarium’a (soğuk su odası) çıkar. Hamama girecek insanlar bu
havuza girmeden önce havuzun kuzey kenarı boyunca sığ bir kanaldan
akan suda ayaklarını yıkarlardı. Varolan
kanıtlar frigidariumun Muse (Zeus ve Mnemosyne’nin dokuz kızının,
dokuz sanat dalı tanrıçası kız kardeşin her birine verilen genel ad)
heykelleriyle bezendiğini gösterir. Buradan sonra birbirine bağlantılı
tepidarium ve caldarium vardır. Bu odaların altında kazan dairesinden
gelen sıcak havanın dolaşımını sağlayan ısıtma sistemine ait tuğla
dizileri görülür. Roma hamamında yıkanmak çok aşamalı bir işlemdi.
Hamama giren kişi ilk olarak apodyterium denilen bir odada giysilerini çıkartır
ve bundan sonra spor yaptığı palaestra’ya girerdi. Gösterdiği
fiziksel efor sonucu oluşan terinden ve kirinden arınmak için havuza
girer ya da caldrium’daki sıcak suyla yıkanırdı. Buradan sonra, soğuk
su banyosu için tepidarium’a ya da frigidarium’a giderdi. Roma döneminde
hamam sadece yıkanmak için kullanılan bir yer değil, aynı zamanda
erkeklerin günlerini geçirmek için buluştukları ya da çeşitli önemli
konuları tartıştıkları bir yerdi. Frigidarium’un kuzeyindeki uzun
dikdörtgen bölüm muhtemelen hamama gelenlerin gezindiği ve sohbet ettiği
bir yerdi. Bu odanın batı duvarlarında uzun, mermer bir sıra vardır.
Kazılar süresince birçok sütun tabanında bulunan yazıtlar, sütunların
üzerinde bulunan heykellerin Claudius Peison isimli biri tarafından bağışlandığını
gösterir. İçerdeki
avlunun kuzey ucunda Perge’nin en görkemli yapısı olan Helenistik
giriş kapısı vardır. Tarihi M.Ö. üçüncü yüzyıla uzanan ve arkasında
at nalı şeklinde bir avlu olan iki kuleden oluşan bu kapı, çağın
savunma stratejisine uygun olarak akıllıca tasarlanmıştır. Kuleler
üç katlıdır ve koni şeklindeki çatılarla örtülmüştür. Plancia
Magna’nın yardımıyla, M.S. 120 ve 122 yılları arasında bu avlunun
dekorasyonunda çeşitli değişiklikler yapılmış ve savunma için
kullanılan bu yapı şeref avlusuna dönüştürülmüştür. Bina
cephesini oluşturmak için kat kat renkli mermerler döşenmiş, birkaç
yeni niş açılmış ve korinth tarzı sütunlar ilave edilmiştir. Alt kısımlardaki
nişlerde Afrodit, Hermes, Pan ve Dioskouroi gibi tanrı ve tanrıçaların
figürleri yer almaktaydı. Avluda yapılan kazılarda dokuz heykelin yazılı
kaideleri bulunmuştur ancak heykellere henüz ulaşılamamıştır. Yazıtlara
göre, muhtemelen yukarıdaki nişlerin içinde yer alan bu heykeller,
tarihi belgelerde de anlatıldığı gibi Truva Savaşı’ndan sonra
Perge’yi kuran efsanevi kahramanları temsil etmekteydi. İki heykel
kaidesi üzerindeki yazıtta, M. Plancius Varus ve oğlu C. Plancius
Varus’un isimleri Perge’ye karşı olan cömertliklerinden ve yüceliklerinden
dolayı “kurucu” sıfatıyla yer almaktadır, kendilerine bu şeref
uygun görülmüş ve Perge’nin ikinci kurucuları olarak kabul edilmişlerdir.
At
nalı şeklindeki avlu kuzeyde Plancia Magna tarafından yaptırılan
zafer takı şeklindeki anıtsal giriş kapısı ile sınırlandırılmıştır.
Kazılarda ortaya çıkartılan heykel kaidelerindeki yazılar, giriş kapılarındaki
nişlerde Nerva’dan Hadrian’a kadar olan süreçte hükümdarlık süren
imparatorların ve karılarının heykellerinin durduğunu göstermektedir.
65
metrekarelik agora, Helenistik giriş kapısının doğusunda yer alır.
Geniş bir stoa (kenarları sütunlu gezinti caddesi), dört bir kenardan
dükkanlar dizili bir merkezi çevreler. Bu dükkanların zeminleri renkli
mozaiklerle döşenmiştir. Kuzey portico’daki bir dükkanın önünde
eski oyunlarda kullanılan ilginç bir taş görülebilir. Kişi başına
altı taş ile oynanan ve bu taşların zar gibi atıldığı oyunun,
benzer taşlara komşu şehirlerde de rastlanmasından dolayı, o dönemlerde
bölgede popüler olduğu sanılmaktadır. Avlunun ortasında Side’deki
agora’da (çarsı) olduğu gibi yuvarlak bir yapı vardır; bu yapının
kesin özellikleri henüz bilinmemektedir. Kuzeyden
güneye şehir merkezi boyunca, restorasyon çalışmaları halen süren sütunlu
bir cadde, acropolis’in (hisar) yakınında bulunan Demetrios-Apollonios
Zafer Takının altından geçerek uzanmaktadır. Bu cadde doğudan güneye
inen bir başka cadde ile kesişir. 250 metre uzunluğundaki bu caddenin
iki kenarında, arkalarında sıra sıra dükkanlar bulunan geniş
portico’lar vardır. Bu şekilde, iki tarafı sütunlu mimari, Romalıların
perspektif anlayışlarını yansıtan çeşitli örnekler sunar. Ayrıca
bu portico’lar insanlara kışın şiddetli yağışlardan ve yazın
Perge’nin kavurucu sıcaklarından korunabilecekleri yer sağlardı. İklim
koşullarına uygun olmasından dolayı, bu tip caddelere güney ve batı
Anadolu şehirlerinde sık sık rastlanırdı. Perge’nin sütunlu
caddesinin en ilgi çekici yanı yolu ortadan bölen havuzumsu su kanallarıdır.
Nehir tanrısı Kestros tarafından akıtılan bu temiz ve berrak su,
caddenin kuzey ucundaki anıt çeşmeden (nymphaeum) çıkar, oradan da
durgun bir şekilde kanallara akar ve Pamphylia’nın kavurucu sıcaklarında
Pergelileri bir nebze serinletirdi. Hemen hemen caddenin tam ortasında,
portico’ya ait rölyeflerle bezeli dört sütun göze çarpar. İlk sütunda
dört atın çektiği bir savaş arabasına binen Apollo; ikinci sütunda
avcı kadın Artemis; üçüncü sütunda şehrin mitolojik kurucularından
Calchas ve son olarak dördüncü sütunda şans tanrıçası Tyche (Şans)
betimlenmiştir. Ana
yol, akropolisin ayağında M.S. ikinci yüzyılda inşa edilen bir başka
nymphaeumda (anıt çeşme) son bulur. İki katlı yapının zengin cephe
mimarisi ve sayısız heykelleri, yapıyı Perge’nin en dikkat çekici
anıtlarından biri yapar. Kaynaktan getirilen sular, çeşmenin tam ortasındaki
nehir tanrısı Kestros heykelinin altından aşağıdaki havuza boşalır
ve buradan kanallar yoluyla caddelere akardı. Caddelerin
kesiştiği Apollonios Zafer Takından sola dönüp Helenistik kapıdan geçince
Perge’nin en eski binası olarak bilinen palaestra ile karşılaşılır.
Burada, öğretmenleri denetiminde şehrin gençleri güreş antrenmanı
ve beden eğitimi yaparlardı. Bir yazıta göre, odalarla çevrilmiş
olan açık alandan oluşan bu büyük kare yapı, C. Julius Cornutus
tarafından M.S. 41 – 54 yılları arasında hüküm süren İmparator
Claudius anısına yaptırılmıştır. Sanatçılar
tarafından mermer bir kente dönüştürülen Perge, modern şehir
planlamacılarını kıskandıracak kusursuz şehir planıyla gerçekten
muhteşemdi. Birinin
şehrin görkemini tam olarak anlayabilmesi için Antalya Müzesi’ni
ziyaret ederek Perge’den çıkarılıp burada sergilenen yüzlerce
heykeli görmesi gerekir. |
Kaynak : KÜLTÜR BAKANLIĞI